modern köle

modern kölelikle klasik köleliği birbirinden ayıran en önemli faktör kişinin hukuki statüsüyle ilgilidir. buna göre modern köle hükmünde olan kişi hukuken var olan statüsünü korumaktadır; yani köleleştirildiği halde, özgür birey olarak görülmektedir.
ayda 1.800 liraya kravatlı kölelik yapmaktır. iş bitse dahi patronunuz sizden sürekli bir şeyler yapmanızı isteyecektir. sizin üzerinizden milyarlar kazanırken, o maaşa çalışacak insanlar olduğunu bildiği için suyunuzu çıkartana kadar çalıştıracaktır.
gelişmiş ülkeler için üretim yapıp karnını doyuracak kadar mükafatlandırılmaktır.
(bkz:çin'deki fabrikalarda camlardan atlayıp intihar etmek isteyenleri durduran özel ağlar olması)
alternatifini getirin ona geçelim dedirtesi bir durum. kapitalist düzende kendi işinin patronu dahil olsan tam manada ekonomik özgürlüğe ulaşamamanın, ipin ya çok taraflı olması ya da büyük patronlar tarafından tutulmasından kaynaklanır.

örneğin ; self-sufficent(kendi kendine yeterli) bir düzen kurdunuz. kendi buğdayınızı kendiniz üretiyorsunuz kendi elektriğinizi kendiniz üretiyorsunuz yeme içme barınmayı kendi kendinize hallediyorsunuz diyelim. peki iki gün sonra ne olacak ? hastaneye gitmeniz gerekecek(para) çocuğunuza bebek bezi alacaksınız(para). bu parayı karşılamak için ihtiyacınızdan fazlasını üretip para kazanmanız gerekecek. sonra ne olacak dersiniz ? bir bakmışsınız tüccarın kabzımanın şunun bunun ağzının içine bakar olmuşsunuz. görüldüğü üzere insanoğlu ilerledikçe birbiri arasındaki temas ihtiyacı doğuyor ve para temelli bu ekonomik anlayışta (parayı üreten siz değilseniz) hiç bir şekilde bağımsız olamazsınız.
konu ile ilgili ruhi çenet'ten güzel bir video
köle deyince aklıma hep bu yazı gelir okuyun okutun.

şu anda herhangi bir yerde olabilir, herhangi bir şey yapabilirdin. bunun yerine radyasyon saçan bir ekranın önünde yalnız başına oturuyorsun. öyleyse bizi istediğimiz şeyi yapmaktan alıkoyan ne? olmak istediğimiz yerde olmak istediğimiz kişi ile olamamaktan? sonu ölümle noktalanacak olan şu kısacık hayatımızın en nadide elmaslardan dahi kıymetli vaktimiz. her gün aynı odada uyanıyor, aynı yolu kullanıyor, dün yaşadığımız günün aynısını yaşıyoruz. ancak bir zamanlar her yeni gün yeni bir maceraydı. zamanla bir şeyler değişti, önceleri günlerimiz sonsuzdu, şimdiyse planlı. yetişkin olmak bu mu? mutlu olmak? özgür olmak? ama gerçekten özgürmüyüz? gıda, su, toprak. hayatta kalmak için muhtaç olduğumuz en temel gereksinimlerimiz büyük şirketlere ait.
bizim için ağaçlarda meyve yok nehirlerde içme suyu, yuva kurabileceğimiz bir arazi yok. eğer dünyanın size sunduğu bu nimetleri almaya çalışırsanız hapse atılırsınız. bu yüzden en büyük koyunlardan bile daha büyük bir sürü olarak onların kurallarına itaat ediyoruz! dünyayı kitaplar, televizyon ve internet aracılığı ile keşfetmeye çalışıyoruz. yıllarca arkamıza yaslı oturup okullarda kazananların yazdığı sahte tarihi, cahillerin formülize ettiği yanlış matematik kitaplarını ezberliyoruz. sonrada labaratuvar denekleri gibi sınava tabi tutulup derecelendiriliyoruz. üstelik bunu hiç sorgulamadan kendimize amaç edinip başarabilenlere gıbta ile bakıyoruz. dünyada farklı bir şey yapmak için değil farklı olmamak aynı olabilmek için özel olarak yetiştiriliyoruz.

mesleklerimizi yapacak ancak neden yaptığımızı sorgulayamayacak kadar zeki, böylece çalışıp didiniyoruz. uğruna çalıştığımız hayatı yaşamaya vaktimiz kalmadan, ta ki yaşlanıp işlerimizi yapamayacak hale gelene kadar çalışıyoruz. işte tam bu noktada gülünç bir emekli maaşı ile ölüme terk ediliyoruz. çocuklarımız oyunda bizlerin yerlerini alıyorlar. bizlere göre yollarımız eşsiz ancak biz sistemi çalıştırmak için gerekli yakıttan başka hiç bir şey değiliz. elitler için bir işçi kaynağı. şirket logolarının arkasına saklanıp çalışanlarının emeğini sömüren bunu başarı olarak kabullenen elitler için! bu onların dünyası ve onların en değerli kaynağı yer yüzünde ki madenler veya ham maddeler değil. bizleriz! onların şehirlerini inşa ediyor onların fabrikalarında çalışıyor, onların çarklarını çeviriyor onların savaşlarında savaşıyoruz. her şeye rağmen onları motive eden şey para değil güç! para bizi kontrol etmek için kullanılan basit bir araç.
yemek yiyebilmek, seyahat edebilmek, tedavi olup ailemize bakabilmek için bağımlısı haline getirildiğimiz değersiz bir kağıt parçası. bize para verdiler hem de çok az bir miktarda bizde onlara tüm dünyayı verdik. bir zamanlar havamızı temizleyen ağaçların olduğu yerlerde muhtaç olduğumuz havamızı zehirleyen koloniler halinde çalışmaya mecbur olduğumuz dev fabrikalar var. tertemiz akan sağlık fışkıran nehirlerimiz de zehirli atıklar. hayvanların özgürce koşup sağlıkla büyüdüğü geniş çayırlar yerine bizim tatminimiz için mutasyonu bozulup durmaksızın katledilen hayvanların doldurulduğu seri üretim çiftlikleri. dünyada 1 milyardan fazla insan açlık çekiyor. her şeye yetecek kadar yiyeceğe sahip olmamıza rağmen bunlar nereye gidiyor? hormonlarla yetiştirdiğimiz tahılların %70’i akşam yemeğinde yediğimiz adları dışında her şeyleri değiştirilmiş genetikleri hızlı büyüyerek çok kar getirsin diye bozulmuş hayvanları şişmatlatmak için kullanılıyor. niye açlığa çare olsun ki bundan kar elde edemezsiniz. biz elit efendilerimizin önderliğinde dünyaya yayılan veba gibiyiz! yaşamamız için muhtaç olduğumuz doğayı kendi egolarımız için yok eden bir veba.

her şeyi satılabilir görüyor, her nesneye sahip olunabileceğini düşünüyoruz. ama son nehirde kirlendiğinde ne olacak? son nefes alınabilir havada zehirlendiğinde? bize gıdamızı getiren kamyonlar için benzin tükendiğinde? paranın yenilebilen bir şey olmadığını ne zaman anlayacağız? onun hiç bir değerinin olmadığını? biz gezegeni yok etmiyoruz. onun üzerinde ki tüm yaşamı yok ediyoruz. her yıl binlerce türün soyu tükeniyor. ve sırada ki biz olmadan önce zaman tükeniyor. eğer amerika’da yaşıyorsanız %41 ihtimalle kanser olabilirsiniz türkiye’de bu olasılık %49 her 6 türkten bir tanesi kalp rahatsızlıkları yüzünden ölüyor. bu rahatsızlıklara iyi gelmesi için reçeteli ilaç kullanıyoruz. istatistiki sebeplerden 3. sırada yine de tıbbi tedavi kanser ve kalp hastalıklarından sonra ölümle sonuçlanıyor. bizler bilim adamlarına para verip sorunlarımızı gideren bir ilaç keşfedince her şeyin çözüme kavuşabileceği öğretildi. ancak ilaç şirketlerinin ve kanser merkezlerinin kar edebilmesi bizim acılarımıza bağlı. tedavi için koştuğumuzu düşünüyoruz. aslında gerçeklerden kaçıyoruz.
vücudumuz tükettiklerimizden oluşan bir ürün ve yediğimiz gıdalarda tamamen kar amaçlı tasarlanmış yapay ve sağlıksız besinler kendimizi zehirli kimyasallarla dolduruyoruz. tükettiğimiz hayvanların vücutları hastalık ve ilaç istilası altında ayrıca hızlıca kesip satabilmek için hormunun her çeşidine maruz kalıyorlar. yediğimiz tavuklar yumurtadan çıktıktan sonra 45 günde kesime hazır oluyor. doğada beslenen bir tavukta bu süre ortalama 120 gün. ama biz bunu görmüyoruz medyanın ve gücün sahibi küçük bir şirket bunu görmemizi istemiyor.
bizlerin etrafını gerçekçilik denilen bir fantezi ile kuşatıyorlar. insanların bir zamanlar dünyayı evrenin merkezi zannetmeleri komik. öte yandan şu anda hastalıklı bir aç gözlülükle kendimizi gezegenin merkezi olarak görüyoruz. teknolojimizi gösterip en zekisi olduğumuzu söylüyoruz. ancak bu kadar teknolojik ilerleme, bilgisayarlar, arabalar ve fabrikalar gerçekten ne kadar zeki olduğumuzun bir kanıtımı? yoksa aslında ne kadar tembelleştiğimizi mi ispatlıyor? bu medeni insan maskesini takıyoruz ya çıkarttığımız da biz neyiz? ne kadar balık hafızalıyız daha geçtiğimiz yüz yılda siyahilere amerika da oy verilme hakkının tanındığını köleliğin kaldırıldığını unutuverdik. koskoca evrende gözle dahi görünmeyecek kadar küçük bir an bile yaşamak için evrenin hava moleküllerine muhtaç olduğumuz halde her şeyi bilen varlıklar gibi davranıyoruz. tüm küçük şeyleri umursamadan sokaklarda yürüyor kafelerde oturuyoruz dikkatle bakan gözler, paylaştıkları hikayeler. her şeyi kendimizin bir arka planı kendimizi ise sahnede ki as solist olarak düşünüyoruz. belki de yalnız olmamaktan korkuyoruz daha büyük bir resmin parçası olmaktan. ama bunların arasında ki bağlantıyı bir türlü kuramıyoruz.

savaşlar çıkartmak insanları katletmek doğayı yok etmek bizler için normal. ama bizim akrabalarımız bizim kedimiz bizim köpeğimiz kısacası bize ait olan şeyler değil. diğer canlılara aptal diyoruz. kendi davranışlarımızı haklı göstermek için onları örnek veriyoruz. ama kolayca katledebiliyor olmamız, hep katletmiş olmamız katletmeyi doğru yapar mı? yoksa bu sadece aslında ne kadar az öğrendiğimizin ve ne kadar az gelişmiş olduğumuzun kanıtımı? düşünceli ve şefkatli davranmaktan ziyade ilkel saldırgan dürtülerle hareket ettiğimizin ispatımı? bir gün hayat dediğimiz bu hissiyat bizi terk edecek. bedenlerimiz çürüyecek, değerlerimiz anılacak.
tüm arda kalan yaşadığımız zaman zarfında gerçekleştirdiğimiz eylemlerimiz olacak. ölüm sürekli çevremizde kol geziyor. yine de günlük gerçeklerimizden çok uzaklarda görünüyor. arıza lambası uzun zamandır yanıp sönen çöküşün eşiğinde bir dünyada yaşıyoruz. yarının savaşlarında kazanan olmayacak. şiddet hiç bir şeye çözüm olmayacağı gibi muhtemelen tüm çözümleri de yok edecektir. eğer hepimiz en derinlerde ki arzularımıza bir kere olsun dönüp bakarsak, hayallerimizin birbirimizinkinden çokta farklı olmadığını görürüz. ortak bir hedefimiz var adına mutluluk diyoruz. neşe peşinde koşarken hiç kendi içimize bakmadan dünyayı mahvettik.
istatistiklere göre en mutlu insanların büyük kısmı aslında en aza sahip olanlar. son model cep telefonlarımız, pahalı yemeklerle çekildiğimiz selfiler ve yeni model arabalarımızla gerçekten de çok mu mutluyuz? duyarsızlaştık duyularımız körelmeye başladı! tanımadığımız değersiz insanları idolleştirdik. sadece ekranlarda sıra dışı şeylere şahit oluyoruz onun dışında her yer her şey sıradan. kendimizi değiştirmeyi hiç düşünmüyoruz. sadece birilerinin değişim getirmesini bekliyoruz. çobanları tarafından bugün beslenecekmiyim kesilecekmiyim diye bekleyen koyunlar gibi. siyasi seçimler aynı yazı tura atmak gibidir. istediğimiz yönü seçiyoruz ve seçim değişim ilüzyonu yaratılıyor.

iktidara gelen elit kişiler kim olduğu fark etmeksizin kendi menfaatlerinden sonra diğer tarafı başkalaştırmak için yine onları seçenlerin imkanlarını oturdukları yerden kolayca kullanıyor. ama her şey aynı kalıyor aslında hiç bir şey değişmiyor toplumlar geri gitmeye devam ediyor. politikacıların bizlerden nefret ettiğini onlar için sadece iş gücü olduğumuzu ancak kendilerine çıkar sağlayan kurum ve kişilere bizden aldıkları güçle bize rağmen hizmet ettiklerini göremiyoruz. bizim liderlere ihtiyacımız var her kürsüye çıkışında daha önce söylediği şeyleri yalanlayan politikacılara değil. ama bu taklitçilik dünyasında kendimize liderlik etme yeteneğimizi kaybettik.
değişim beklemeyi bırakın görmek istediğiniz değişim olun! harekete geçin. biz buralara bütün gün yatıp telefonlarla hipnoz olarak gelmedik. insan ırkı en hızlı yada en güçlü olduğu için değil, birlikte çalıştığı için hayatta kaldı. doğaya dönün doğanıza dönün! katletmekte ustalaştık şimdi yaşama sevincinde özgürlük ve kardeşlikte başka insanları da kendimiz gibi sevmekte ustalaşalım. bu gezegeni korumakla ilgili değil gezegen biz olsak da olmasak da burada olmaya devam edecek o bize muhtaç değil biz ona muhtacız.
dünya milyarlarca yıldır var bizlerse 80 yıl yaşarsak şanslıyız. zamanda bir anız ama etkimiz sonsuz ve derin. “sık sık bilgisayarlardan önceki çağlarda yaşamak isterdim bizi birbirimizden ayıran ekranların olmadığı zamanlarda ancak neden bu zamanda hayatta olmak istememin tek sebebin farkına vardım. çünkü burada bugün tam şu anda daha önce hiç sahip olmadığımız bir fırsat var. internet bize bir mesajı paylaşabilme ve dünyanın her yerinde milyonlarca insanı bir araya getirebilme gücü veriyor. hala yapabiliyorken ekranlarımızı bizi bir araya getirip kararlar alabilen güçlü bir topluluk haline getirmesi için kullanmalıyız. bizi daha da ayırması, ayrıştırması ve benliğimizi yok etmesi için değil. iyi yada kötü bizim neslimiz bu gezegende ki hayatın geleceğini belirleyecek. varlığımızdan geriye hiç bir anı kalmayıncaya kadar her şeye kulaklarımızı tıkayıp bu yıkım sistemine kölelik yapmaya devam edebiliriz. yada uyana bilir ileriye doğru evrilmekten ziyade düştüğümüzü fark edebiliriz.
önümüzde sadece ekranlar var ve ne yöne ilerlediğimizi göremiyoruz. bu yaşanan an, her adımın, her nefesin, her ölümün bizi getirdiği yerdir. biz bizlerden önce gelenlerin yüzleriyiz ve şimdi bizim zamanımız. kendinize ait yolu kazmayı seçebilir yada sayısız diğerlerinin hali hazırda yaptığı gibi yolu takip edebilirsiniz. hayat bir film değil elitler istedikleri senaryoyu yazsalar da figüranlar olmadan bu filmi oynayamayacağını anlayacaklar. yazarlar biziz, bizler yazarız. bu sizin hikayeniz, doğanın hikayesi, hayvanların hikayesi, var oluşun hikayesi, bizim hikayemiz… iflah olmaz bir romantik edasıyla size umut veya umutsuzluk aşılamayacağım sadece özgür bir dünyayı düşleyip kararlar almanızı, harekete geçmenizi tavsiye edeceğim…
yarın gözünüzü açtığınızda dünyaya bakışınız azda olsa değişmiş olması umuduyla hoşçakalın araştıran insanlar.

http://www.kultbilgi.com dan alınmıştır.


köle deyince aklıma hep bu yazı gelir okuyun okutun.
tipi, şekli vb. hiç fark etmez. herhangi bir devlete bağlı olan kişi..
maalesef, türklerde son zamanlarda bir hayli artan durum
asgari ücretle çalışan insanlar maalesef
öncelikle yazdıklarımın cinsiyetçilik anlamında kullanılmadığını özellikle belirtmem gerekiyor. çünkü kullanacağım kavramlar düzenin daha net anlaşılmasından başka bir amaç taşımıyor. şuanda var olan dünya düzeni üzerine bir tespiti yine kendi üslubumla açıklamaya çalışacağım. önceki paylaşımlarımda da şaka ile karışık işçi, taşeron ve sermaye sahipleriyle ilgili bişeyler yazmıştım. bu sefer tespite yeni aktörler de ekleyerek örneklem alanını genişleteceğim. ilk olarak ezilen işçi sınıfının içinde bulunduğu hiyerarşiyi en sade şekliyle açıklayalım:
sermaye sahipleri>taşeronlar>işçiler
acaba şair burada ne demek istiyor?
şimdi yeni yazacağım hiyerarşik sıralamadaki aktörleri karşılaştırdığımızda olay tam anlamıyla oturmuş olacak.
müşteri>pezevenk>orospu
iki sıralamadaki aktörlerin isimleri farklı olsa da görevlerini düşündüğümüz zaman aradaki ilişkiyi net bir şekilde görebiliriz.
peki kardeşim bu dünyada sadece işçi mi var? hayır tabiki memur arkadaşlarımızı da düşündük. diyeceksinizki memura ne kılıf uydurdun lan! adamların en azından belli bir standardı ve devlet güvencesi var. hmmm. "nüfuzlu, zengin birinin güvencesi altında olup sadece onun için çalışan ve asgari düzeyde de olsa söz söyleme hakkına sahip orospuya ne denir?" sorusunu karşılayan kelime memurun durumunu açıklayacak olan kelimedir. galiba bu tanıma en uygun kelime "metres"tir.
sonuç olarak standartlar biraz farklı görünse de özde pek değişen birşey yok. işçi halk orospusu, memur zengin orospusudur.
bu köle söylemi aklıma hoş bir adamı getirdi (bkz:friedrich nietzsche)
çeşitli manipülasyon araçlarıyla saçma tüketim alışkanlıklarına yönlendirilen, bu tüketim alışkanlıkları yüzünden uzun vadeli borçların altında ezilen, altında ezildiği borçlar yüzünden sevmediği işi yapmak zorunda kalan bireyler modern köle olarak adlandırılabilir.
düşünmez ezberleri tekrarlar. ekonomi kadın erkek demokrasi moda yemek entelektüel tavır kadın-erkek ilişkileri gibi bir çok konu için bu geçerlidir.
sürüyle uyum içinde olmak, sürünün en iyi koyunu olmak için yaşam mücadelesine devam eder
modern köle kendi yalanına inanan insandır.
çağımızın hastalığı kendi yalan dünyalarımıza inanma ihtiyacı.
  • /
  • 2